10 Eylül 2026 - Perşembe

GÜÇLÜYE İTAAT, GÜÇSÜZE OTORİTE

Bazı insanlar otoriteye karşı çıkmaz. Ama kendisine karşı çıkılmasına da tahammül edemez.

Yazar - Gülsüm İldeniz Yaşama Ayna Tutmak
Okuma Süresi: 3 dk.
Gülsüm İldeniz Yaşama Ayna Tutmak

Gülsüm İldeniz Yaşama Ayna Tutmak

gildeniz59@gmail.com - 0532 496 7090
Google News

 

Bazı insanlar otoriteye karşı çıkmaz.

Ama kendisine karşı çıkılmasına da tahammül edemez.

Patronunun karşısında susar, çalışanına sesini yükseltir.

Kendi büyüğünün sözünden çıkmaz, çocuğundan koşulsuz itaat bekler.

Güçlü karşısında son derece uyumludur; kendisinden daha güçsüz gördüğü kişiye karşı ise oldukça serttir.

İlk bakışta çelişki gibi görünür.

Aslında değildir.

Sosyal bilimlerde bunu anlamamıza yardımcı olan kavramlardan biri otoriteryen kişiliktir.

Theodor Adorno ve arkadaşlarının çalışmalarında ele alınan otoriteryen kişilik; otoriteye güçlü bir bağlılık, yerleşik kurallara katı biçimde uyma ve bu kuralların dışında kalanlara karşı sertleşme eğilimleriyle açıklanır.

Bizim toplumumuzda bunun izlerini görmek çok zor değil.

Çünkü daha çocukken otoriteyle nasıl ilişki kuracağımızı öğrenmeye başlıyoruz.

“Büyüklerin yanında sus.”

“Baban ne diyorsa o.”

“Öğretmene karşılık verilmez.”

“Amirindir, idare edeceksin.”

“Büyüğündür, saygı göstereceksin.”

Burada sorun elbette büyüğe saygı göstermek ya da kurallara uymak değil.

Sorun, saygıyla itaati birbirine karıştırmak.

Çünkü saygı karşılıklıdır.

İtaat ise hiyerarşiktir.

Ve biz bazen çocuklara saygıyı değil, itaat etmeyi öğretiyoruz.

Sonra o çocuk büyüyor.

Kendinden güçlü biriyle karşılaştığında susmayı biliyor.

Ama kendisinden güçsüz biri karşısında aynı sessizliği göstermiyor.

Çünkü otoriteyle kurduğu ilişkiyi sorgulamıyor.

Sadece otoritenin hangi tarafında durduğuna bakıyor.

Belki de bu yüzden aynı insanın iki farklı yüzünü görebiliyoruz.

İşyerinde patronunun her söylediğini onaylayan biri, eve geldiğinde kimsenin kendisine itiraz etmesini istemeyebiliyor.

Ailesindeki büyüklere sınır koyamayan biri, kendi çocuğunun sınırlarını rahatlıkla ihlal edebiliyor.

Kendisine yapılan haksızlığa ses çıkaramayan biri, gücü yettiği kişiye karşı son derece acımasız olabiliyor.

Çünkü mesele her zaman otoriteye karşı olmak değildir.

Bazen insan otoriteye karşı değildir.

Sadece otoritenin kendisi olmak ister.

Geçtiğimiz yazılarda paternalizmden, konformizmden, normatif baskıdan, toplumsal kontrolden ve suskunluk sarmalından söz ettim.

Aslında bütün bu kavramlar bize benzer bir şeyi farklı yerlerden gösteriyor:

Toplum yalnızca davranışlarımızı şekillendirmiyor.

Güçle nasıl ilişki kuracağımızı da öğretiyor.

Kime itiraz edebileceğimizi…

Kimin karşısında susacağımızı…

Kime hesap sorabileceğimizi…

Kimin bizden hesap soramayacağını…

Ve belki de en önemlisi, gücü nasıl kullanacağımızı.

Burada asıl mesele otoritenin varlığı değil.

Her ailede, kurumda ve toplumda belli otorite ilişkileri olacaktır.

Asıl mesele şudur:

Otoriteyi sorumluluk olarak mı görüyoruz, ayrıcalık olarak mı?

Çünkü güç sahibi olmak, başkasının iradesini yok sayma hakkı vermez.

Anne olmak vermez.

Baba olmak vermez.

Yaşça büyük olmak vermez.

Patron olmak vermez.

Yönetici olmak vermez.

Bir makamda oturmak hiç vermez.

Belki de toplum olarak otoriteyi tartışırken yanlış soruyu soruyoruz.

“Kim söz dinleyecek?” diye soruyoruz.

Oysa asıl sorulması gereken şu:

Gücü eline alan insan, kendisinden daha güçsüz olana nasıl davranıyor?

Çünkü bir insanın otoriteyle ilişkisini yalnızca güçlülerin karşısındaki tavrı göstermez.

Asıl, kendisinden güçsüz olana nasıl davrandığı gösterir.

 

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Tüm Yazıları
Köşe Yazıları