18 Eylül 2026 - Cuma
ÇARESİZ DEĞİLİZ, ÇARESİZLİĞİ ÖĞRENİYORUZ
“Boşuna uğraşma.” “Bir şey değişmez.” “Böyle gelmiş, böyle gider.” “Sen mi düzelteceksin?”
Yazar - Gülsüm İldeniz Yaşama Ayna Tutmak
Okuma Süresi: 4 dk.

Gülsüm İldeniz Yaşama Ayna Tutmak
gildeniz59@gmail.com - 0532 496 7090“Boşuna uğraşma.”
“Bir şey değişmez.”
“Böyle gelmiş, böyle gider.”
“Sen mi düzelteceksin?”
Bu cümleleri ne kadar sık duyuyoruz?
Hatta çoğu zaman artık bir başkasının söylemesine bile gerek kalmıyor.
Kendi kendimize söylüyoruz.
“Ne değişecek ki?”
Psikolojide bunun önemli bir karşılığı var: Öğrenilmiş çaresizlik.
Kavram, Martin Seligman ve arkadaşlarının çalışmalarıyla ortaya çıktı. En temel haliyle insanın, yaşadığı olumsuzluklar karşısında tekrar tekrar kontrol sahibi olmadığını deneyimlemesi ve zamanla değiştirebileceği koşullarda bile çaba göstermemeye başlamasını anlatıyor.
Ama ben burada kavramın başka bir tarafına bakmak istiyorum.
Bir toplum da çaresizliği öğrenebilir mi?
Geçtiğimiz yazılarda paternalizmden, konformizmden, normatif baskıdan, toplumsal kontrolden, suskunluk sarmalından ve otoriteryen kişilikten söz ettim.
Şimdi bütün bunların ardından bireyin zihninde kalan yere bakalım.
İnsan sürekli başkalarının karar verdiği bir ortamda yaşıyorsa…
İtiraz ettiğinde sonuç alamıyorsa…
Konuştuğunda dinlenmediğini düşünüyorsa…
Hakkını aradığında karşılığını göremiyorsa…
Bir süre sonra yalnızca susmuyor.
Denemekten de vazgeçiyor.
İşte asıl tehlike burada.
Çünkü çaresizlik her zaman gerçekten çaresiz olmak değildir.
Bazen insanın değiştirme gücü vardır ama artık o gücün işe yarayacağına inancı kalmamıştır.
Bir işyerinde çalışan yıllarca sorunları dile getirir, hiçbir şey değişmez.
Bir ailede aynı kişi sürekli susturulur, sonunda fikrini söylememeye başlar.
Bir kadın defalarca sınır koymaya çalışır, her seferinde suçlu ilan edilir ve sonunda “Uğraşmaya değmez” der.
Bir vatandaş yaşadığı sorun karşısında artık hakkını aramayı bile düşünmez.
Çünkü sonucu önceden bildiğine inanır.
“Nasıl olsa bir şey olmayacak.”
Ve belki de bir toplum için en tehlikeli cümlelerden biri budur.
Çünkü artık insanı susturmak için dışarıdan büyük bir güce ihtiyaç kalmaz.
İnsan kendi kendine şunu söyler:
“Karışma.”
“Uğraşma.”
“Başına iş alma.”
“Boş ver.”
Sonra bunu gerçekçilik zannederiz.
“Ben hayatı biliyorum” deriz.
Oysa bazen adına gerçekçilik dediğimiz şey, yıllar içinde öğrendiğimiz eylemsizliktir.
Burada ince bir ayrım var.
Her mücadele sonuç vermez.
Her şeyi değiştiremeyiz.
İnsan bazen gerçekten gücünün yetmediği koşullarla karşılaşır.
Ama “Her şeyi değiştiremem” ile “Hiçbir şeyi değiştiremem” aynı cümle değildir.
Biz bazen bu ikisini birbirine karıştırıyoruz.
Ve insan kendi etkisinin olmadığı alanlarla, etkisinin olabileceği alanları ayırt etmeyi bıraktığında çaresizlik büyüyor.
Sonra toplumsal bir dil oluşuyor:
“Burası böyle.”
“İnsanlar değişmez.”
“Düzen değişmez.”
“Kimse sesini duymaz.”
“Boşuna uğraşıyorsun.”
Belki de öğrenilmiş çaresizliğin toplumsal karşılığı tam burada başlıyor.
Bir şeylerin değişmeyeceğine o kadar inanıyoruz ki, değişebilecek olanı da denemiyoruz.
Bu nedenle mesele insanlara sürekli “Mücadele et” demek değil.
Mesele, insana yeniden kendi etkisini gösterebilmek.
Neyi değiştirebilir?
Neye itiraz edebilir?
Nerede sınır koyabilir?
Hangi küçük karar gerçekten kendisine ait?
Çünkü çaresizliğin karşıtı her şeye gücünün yettiğine inanmak değildir.
Kendi gücünün nerede başladığını yeniden fark etmektir.
Belki de artık “Bir şey değişir mi?” diye sormadan önce başka bir soru sormalıyız:
Hiç denemeden değişmeyeceğine ne zaman karar verdik?
Çünkü bazen bizi bulunduğumuz yerde tutan şey önümüzdeki duvar değildir.
O duvarın artık hiç aşılmayacağına olan inancımızdır.
Yorumlar (0)
Tüm Yazıları