12 Ekim 2026 - Pazartesi

YABANCILAŞMA: KENDİ HAYATIMIZIN NERESİNDEYİZ?

İnsan çalışıyor. Üretiyor. Tüketiyor. Sorumluluklarını yerine getiriyor.

Yazar - Gülsüm İldeniz Yaşama Ayna Tutmak
Okuma Süresi: 5 dk.
Gülsüm İldeniz Yaşama Ayna Tutmak

Gülsüm İldeniz Yaşama Ayna Tutmak

gildeniz59@gmail.com - 0532 496 7090
Google News

 

İnsan çalışıyor.

Üretiyor.

Tüketiyor.

Sorumluluklarını yerine getiriyor.

Toplumun kendisinden beklediği rolleri üstleniyor.

Ama bütün bunların arasında giderek başka bir sorun ortaya çıkıyor.

İnsan, kendi kurduğu hayatın içinde kendisine yabancılaşıyor.

Sosyolojide bunun önemli bir karşılığı var: Yabancılaşma (Alienation).

Karl Marx’ın özellikle emek ve üretim ilişkileri üzerinden ele aldığı yabancılaşma, insanın kendi emeği, ürettiği ürün, üretim süreci ve insani potansiyeli üzerindeki hâkimiyetini kaybetmesiyle ilgilidir.

İnsan üretir ama ürettiği üzerinde söz sahibi değildir.

Çalışır ama çalışma koşullarını belirleyemez.

Bir ekonomik düzenin devamını sağlar ama o düzenin içinde kendi yaşamını güvence altına almakta zorlanır.

Kendi emeğiyle büyüttüğü dünyanın içinde giderek küçülür.

Yabancılaşmanın en çarpıcı taraflarından biri budur.

Geçtiğimiz yazımda anomiden söz etmiştim.

Toplumsal normların yön gösterme gücünü kaybetmesini, insanların ortak değerlere ve kurallara duyduğu güvenin zayıflamasını ele almıştım.

Şimdi aynı toplumsal yapıya başka bir yerden bakalım.

İnsan, içinde yaşadığı topluma neden yabancılaşır?

Bugün pek çok insan hayatının önemli bir bölümünü çalışarak geçiriyor.

Ama çalışmak, her zaman insanın kendisini gerçekleştirmesine imkân tanımıyor.

Bazen yalnızca yaşamını sürdürebilmesinin zorunlu koşuluna dönüşüyor.

Sabah işe gidiyor.

Akşam eve dönüyor.

Ertesi gün aynı döngü yeniden başlıyor.

Ürettiği şeyle kurduğu bağ zayıflıyor.

Yaptığı işin anlamından çok, ay sonunda eline geçecek parayı düşünüyor.

Ve bir noktada çalışma hayatı, insanın kendisini ifade ettiği bir alan olmaktan çıkıp yalnızca geçimini sağladığı bir zorunluluğa dönüşebiliyor.

Burada mesele çalışmaktan yorulmak değil.

İnsanın kendi emeğine yabancılaşması.

Peki yalnızca emeğimize mi yabancılaşıyoruz?

Hayır.

Modern toplumda insanın diğer insanlarla kurduğu ilişkiler de bu tartışmanın bir parçası.

Birbirimizle hiç olmadığı kadar kolay iletişim kurabiliyoruz.

Ama iletişim imkânlarının artması, toplumsal bağların aynı ölçüde güçlendiği anlamına gelmiyor.

Birbirimizin hayatını izliyoruz ama birbirimizi tanımıyoruz.

Aynı apartmanda yaşıyoruz ama komşumuzu bilmiyoruz.

Aynı işyerinde çalışıyoruz ama birbirimizin yaşadığı güçlüklerden habersiziz.

Birbirimizin hayatına bu kadar yakın görünürken birbirimize bu kadar uzak kalabilmemiz de üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişki.

Çünkü yabancılaşma yalnızca insanın tek başına kalması değildir.

Kalabalıkların içinde de yaşanabilir.

Bir toplumun parçası olduğunuz halde o toplumun içinde kendinizi etkisiz, önemsiz ya da dışarıda hissedebilirsiniz.

Ancak yabancılaşmanın belki de en düşündürücü boyutu, insanın kendisiyle kurduğu ilişkide ortaya çıkar.

Bizim toplumumuzda insanı çoğu zaman yerine getirdiği roller üzerinden değerlendiriyoruz.

İyi anne.

İyi baba.

Başarılı çalışan.

Fedakâr eş.

Sorumluluk sahibi evlat.

Peki bütün bu rollerin dışında insanın kendisi nerede?

Bir kadın yıllarca ailesinin ihtiyaçlarını karşılıyor ama kendi ihtiyaçlarını sürekli erteliyor.

Bir erkek bütün hayatını geçim sorumluluğu üzerine kuruyor ama kendi duygularına yer açamıyor.

Bir genç, kendisinden beklenen eğitimi alıyor, uygun görülen mesleği seçiyor, toplumun başarı ölçütlerine göre ilerliyor.

Sonra bir gün kendisine şu soruyu soruyor:

“Ben gerçekten nasıl bir hayat istiyorum?”

İşte burada yabancılaşma tartışması yalnızca ekonomik ilişkilerle sınırlı kalmıyor.

İnsanın kendi istekleriyle, seçimleriyle ve yaşamının anlamıyla kurduğu ilişkiye kadar uzanıyor.

Elbette her mutsuzluğu, her yalnızlığı ya da her yaşam sorgulamasını yabancılaşma olarak değerlendiremeyiz.

Ancak insanın kendi emeği, kararları ve yaşam koşulları üzerindeki etkisi azaldıkça, yaşadığı hayata duyduğu aidiyet de zayıflayabilir.

Ve biz bazen bu durumu yalnızca bireysel bir sorun olarak görüyoruz.

İnsan mutsuzsa daha olumlu düşünmesini söylüyoruz.

İşinden memnun değilse kendisini geliştirmesini öneriyoruz.

Hayatından tatmin olmuyorsa yeni hedefler belirlemesini istiyoruz.

Oysa her sorun bireyin düşünce biçiminden kaynaklanmaz.

Bazen insanın kendisine yabancılaşmasının nedenlerini, içinde yaşadığı toplumsal ve ekonomik ilişkilerde aramak gerekir.

Çünkü insanı yalnızca daha fazla çalışmaya, daha fazla üretmeye ve daha fazla tüketmeye yönlendiren bir düzenin, ona kendi hayatı üzerinde ne kadar söz hakkı tanıdığını da sorgulamak zorundayız.

Bir toplumun gelişmişliğini yalnızca ekonomik büyüklüğüyle, teknolojisiyle ya da tüketim kapasitesiyle değerlendiremeyiz.

O toplumda insanların emeklerine, birbirlerine ve kendi yaşamlarına ne kadar bağlı hissedebildikleri de önemlidir.

Belki de artık şu soruyu sormalıyız:

İnsan hayatını sürdürmek için mi çalışıyor, yoksa bütün hayatı çalışmayı sürdürebilmek için mi geçiyor?

Ve daha önemlisi:

Kendi emeğimizle kurduğumuz bir dünyada, kendi hayatımıza neden bu kadar yabancı kalıyoruz?

Çünkü yabancılaşma yalnızca insanın çevresinden uzaklaşması değildir.

İnsanın kendi ürettiği dünyanın içinde, kendi yaşamı üzerindeki söz hakkını kaybetmesidir.

 

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Tüm Yazıları
Köşe Yazıları