02 Kasım 2026 - Pazartesi

MERİTOKRASİ: LİYAKAT Mİ, AYRICALIK MI?

MERİTOKRASİ: LİYAKAT Mİ, AYRICALIK MI?

Yazar - Gülsüm İldeniz Yaşama Ayna Tutmak
Okuma Süresi: 4 dk.
Gülsüm İldeniz Yaşama Ayna Tutmak

Gülsüm İldeniz Yaşama Ayna Tutmak

gildeniz59@gmail.com - 0532 496 7090
Google News

 

HERKES HAK ETTİĞİ YERDE Mİ, YOKSA BİRİLERİNİN UYGUN GÖRDÜĞÜ YERDE Mİ?

Bir toplumda başarılı olmak için ne gerekir?

Çalışmak mı? Eğitim almak mı? Yetenekli olmak mı?

Yoksa doğru insanları tanımak mı?

Çocuklarımıza yıllarca aynı şeyi söylüyoruz:

“Çalışırsan başarırsın.”

“Okursan iyi yerlere gelirsin.”

“Emek verirsen karşılığını alırsın.”

Peki gerçekten öyle mi?

Sosyolojide meritokrasi, bireylerin toplumsal konumlara yetenekleri, başarıları ve emekleri doğrultusunda ulaşmasını esas alan bir anlayıştır.

İlk bakışta son derece adil görünür.

Ancak sosyolog Michael Young’ın 1958 yılında ortaya koyduğu bu kavram, başlangıçta kusursuz bir toplum modelini değil, liyakat adına yeni bir seçkinler sınıfının oluşabileceğini eleştiren bir anlatının parçasıydı.

Çünkü mesele yalnızca kimin başarılı olduğu değildir.

Kimin başarıya ulaşabilecek koşullara sahip olduğudur.

Aynı sınava giren iki çocuğu düşünelim.

Biri iyi bir okulda eğitim alıyor. Özel ders imkânı var. Evinde kendisine ait bir odası, kitapları ve teknolojik olanakları bulunuyor.

Diğeri kalabalık bir evde yaşıyor. Ailesinin ekonomik sorunlarıyla büyüyor. Belki eğitimine devam edebilmek için çalışmak zorunda kalıyor.

Sonra bu iki çocuğu aynı sınava sokuyoruz.

Ve sonuçlara bakarak hangisinin daha başarılı olduğunu söylüyoruz.

Peki başlangıç koşulları eşit olmayan insanların yarışını ne kadar adil değerlendirebiliriz?

Sosyolog Pierre Bourdieu’nün kültürel ve sosyal sermaye kavramları tam da bu noktada önem kazanır.

Çünkü bireyin sahip olduğu aile çevresi, eğitim olanakları, ilişkileri ve kültürel birikimi toplumsal konumunu etkiler.

Yani başarı yalnızca kişisel çabanın sonucu değildir.

İçinde doğduğumuz toplumsal koşullarla da yakından ilişkilidir.

Bir de bunun üzerine kayırmacılığı ekleyelim.

Bir işe alınırken bilgi ve deneyim yerine tanıdıkların etkili olması…

Yönetici seçilirken yeterlilikten çok kişisel yakınlığın belirleyici olması…

Aynı emeği veren insanların farklı imkânlara ulaşması…

Bütün bunlar yalnızca bireysel haksızlıklar değildir.

Toplumun adalet duygusunu ve kurumlara duyduğu güveni zedeleyen yapısal sorunlardır.

Çünkü liyakatin yerini ayrıcalık aldığında insanlar yalnızca işlerini ya da fırsatlarını kaybetmez.

Emeklerinin bir karşılığı olduğuna dair inançlarını da kaybetmeye başlar.

Sonra gençlere dönüp soruyoruz:

“Neden gelecekten umutsuzsunuz?”

“Neden başka ülkelerde yaşamak istiyorsunuz?”

“Neden çabalamaktan vazgeçiyorsunuz?”

Oysa asıl sormamız gereken soru başka.

Biz insanlara emeklerinin karşılığını alabilecekleri adil bir toplumsal düzen sunabiliyor muyuz?

Elbette bireysel çaba önemlidir. Eğitim, yetenek ve sorumluluk da önemlidir.

Ancak liyakat yalnızca başarılı olanı ödüllendirmek değildir.

İnsanların başarıya ulaşabilmesi için adil koşullar oluşturabilmektir.

Çünkü fırsat eşitliği olmadan yalnızca sonuçları karşılaştırmak, var olan eşitsizlikleri görünmez hâle getirebilir.

Ve belki de en büyük çelişkimiz burada.

Çocuklarımıza çalışmanın erdemini anlatıyoruz.

Ama bazen onların karşısına emeğin değil, ilişkilerin belirleyici olduğu bir düzen çıkarıyoruz.

Bir toplumda insanlar ne kadar çalıştıklarıyla değil, kimi tanıdıklarıyla değerlendiriliyorsa orada sorun bireylerin yetersizliği değil, sistemin adalet anlayışıdır.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım:

Biz gerçekten liyakatin hâkim olduğu bir toplum mu istiyoruz, yoksa ayrıcalıkların yalnızca bizim lehimize işlemesini mi?

 

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Tüm Yazıları
Köşe Yazıları